Ana içeriğe atla

Kambur Patatesler

Dik yakalar ve galaksileri kapsayan rütbeler..
Destekli sütyenler ve geniş vatkalar..
Ayaklarından nefret eden topluklu ayakkabılar ve bilek kıran dev saatler..

Tam olarak neredeyiz?
Hangi kaçırılmış zamanda?

Üzerinde varlığımızı belirginleştirdiğimiz kara parçalarını parçalayıp,
Yerimizi yadırgıyor
Üzerine basa basa
Yüksekten bakıyoruz.

Havada asılı ruhlar..
Sarsılmaz benlik doygunluğu..

Ki alçak suların en aşılmaz aşağılanmışlığnı kusursuz taşıyan kambur patatesler..

Yere çakıldığı anda üzerine çullanan karınca ordusu kadar masum muyuz?


Ya da patatesler kadar kambur mu? 

Yorumlar

  1. İnstada görünce eski postlardan bir sandım, yeniymiş. Tekrar yazmaya başlamana sevindim. Kambur patatesler tabirini de sevdim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Son zamanlarda bloga zamanım kalmıyor doğru. Yine de buralardayım duo. Çizgileri unutturmamaya çalışıyorum. Teşekkür ederim 🙏

      Sil
  2. Emeğinize sağlık, aylar önce olduğu gibi sizi blogumda görmekten mutlulu duyacağım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkürler 🙏 tabi ki o mutluluk bana ait.

      Sil
  3. Blogunuzu yeni keşfettim ve hemen takibe aldım.Zamanınızı ayırmak isterseniz sizi de beklerim,sağlıcakla kalın.

    https://dizifilmkitaptavsiye.blogspot.com/

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Hoş geldiniz. Harika 👌 yarar sağlayacak bir sayfanız var. Geliyorum 😊

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ağlamak Hakkı!

  Duygusal yanımı bastırmamı bekleme benden! Ağlamak cesaret ister! Bir baş kaldırıdır, isyandır ağlamak...Toplumun, seni; güçsüz diye yaftalamasına direnmektir.. Ağlayarak bağırmak, yakarmak yüzyıllardır kültürümüzün duygularına ayna olmuş ve feryat, figan, ağıt olarak adlandırılarak yaşamaya devam etmiş günümüze kadar. Yirmi birinci yy’da ne bu poker masası sendromları? Nedir bu kendini gizlemeler?Nedendir? Niçindir? Bilinmeden bu kayganlık ruhlarımızda?Kursağıma saplamaktansa bu kor gibi demir prangaları, göz yaşlarımla yıkarım günahsız yanaklarımı!..

Nefes Almak..

  Bir annenin feryadına gizlendi adalet! Bir annenin gözlerinde nem oldu hakikat!  Nefes almak kimyasallaştı Görmek kimyasal Konuşmak, kimyasal..  Her söz zehirliyor sahibini Kör kuyularda buluyorlar söz sahiplerini.. Ellerinde mengeneler Ceplerinde çilingirler Sıkıştırıyor, salıveriyor, alı-veriyorlar tüm filizleri!  Daha ne kadar kaldırır bilmem..  Bu gökyüzü, bu toprak  Böylesi kiri pası..  Ensemizde yalan kokan nefesler, Kamburlarmızda tepinen sentetik kimlikler.. Her gün birileri çekiliyor bataklıklarına  Yardım çığlıkları boşuna!  Herkes bekliyor sırasını, ölümü bekler gibi Gececik bedenler karanlıklar ardında …

Kimsin sen?

  O kadar çok dünyevi işlerle, kimin ne yaptığı ile meşkul ki zihnimiz… Kendimizin farkına varamıyoruz. “Kendi hayatım” dediğin şeyin tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü? Modern zamanların hayat felsefesi; aynayı hep başka yöne çevirmemizle, suretimizden ışık hızıyla uzaklaşmamızla ilintili. Hiç durmuyoruz. Çok işimiz var. Hiç zaman yok! Haftada yedi gün olması yetmiyor. Altı gün çalış, bir gün haftalık izin. Yaşadığın, barındığın ortamı steril hale getir! Bilgisayar oyunundaki karakter gibiyiz. Görevlerimiz hiç bitmiyor. Bu telaş içinde “kim” olduğunu sormaya vaktin yok. Kimsin sen? Yaşadığımız şehre, çalışma ortamına, çevrendeki insanlara alışmaya çalışıyorsun. Sürekli ve hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ki uyduruyoruz da. Koşullara göre şekillenmeye o denli alışmışız ki, o çarkın bir parçası olmaktan, dışında bir “benliğimiz” kalmıyor. Kim olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyoruz…  *11 Aralık 2018