Ana içeriğe atla

Ağır ithamlar giymiş bedenlerin bedelleri


 Sebepli sebesiz yergilerimizin kurbanıyız

Emin adımlarla yürüyor, kesin bir dille konuşuyoruz.
Daha doğru olduğumuzu kanıtlamak için verdiğimiz çaba yiyip bitiriyor içimizi.
İçimizde gezinen parazitler sabrımızı tüketiyor Diyaloglarımız karşımızdakini alt etmek üzerine kuruluyor
Farkına varamıyoruz.
Kiminle savaşıyoruz?
Bu bir mücadele mi?
Kendini, kendine ispat etmenin yorgun mağduriyetini yaşıyoruz
Zorlanıyorum..
İnsanlığımda debeleniyor ve boğuluyorum
Geride kalıyor, yetişemiyorum.
Bir hezeyana sürüklüyor bu durum beni
Zihnimin duvarlarına çarpıyorum
Göz yaşlarım birbirini kovalıyor
Nefesimi toparlayamıyorum
Çatışmalar çarpışmalara dönüşüyor
Kendimle yüzleştiğimde, yüzüme tükürüyorum
En ağır ithamları giydiriyorum bedenime
Toplumun iki yüzlülüğü besliyor kendime olan kinimi
Ve bir kez daha düşmüş zırhımla rıhtımda duruyorum öylece
Aslında arıyorum aynı zamanda
Rüzgar yüzüme değdikçe titriyor dudaklarım
Tekrar ve tekrar varlığımı unutmak için gözlerimi yumuyorum.
Neredeyim?
Neredeydim?
Nereye gidiyorum?  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ağlamak Hakkı!

  Duygusal yanımı bastırmamı bekleme benden! Ağlamak cesaret ister! Bir baş kaldırıdır, isyandır ağlamak...Toplumun, seni; güçsüz diye yaftalamasına direnmektir.. Ağlayarak bağırmak, yakarmak yüzyıllardır kültürümüzün duygularına ayna olmuş ve feryat, figan, ağıt olarak adlandırılarak yaşamaya devam etmiş günümüze kadar. Yirmi birinci yy’da ne bu poker masası sendromları? Nedir bu kendini gizlemeler?Nedendir? Niçindir? Bilinmeden bu kayganlık ruhlarımızda?Kursağıma saplamaktansa bu kor gibi demir prangaları, göz yaşlarımla yıkarım günahsız yanaklarımı!..

Nefes Almak..

  Bir annenin feryadına gizlendi adalet! Bir annenin gözlerinde nem oldu hakikat!  Nefes almak kimyasallaştı Görmek kimyasal Konuşmak, kimyasal..  Her söz zehirliyor sahibini Kör kuyularda buluyorlar söz sahiplerini.. Ellerinde mengeneler Ceplerinde çilingirler Sıkıştırıyor, salıveriyor, alı-veriyorlar tüm filizleri!  Daha ne kadar kaldırır bilmem..  Bu gökyüzü, bu toprak  Böylesi kiri pası..  Ensemizde yalan kokan nefesler, Kamburlarmızda tepinen sentetik kimlikler.. Her gün birileri çekiliyor bataklıklarına  Yardım çığlıkları boşuna!  Herkes bekliyor sırasını, ölümü bekler gibi Gececik bedenler karanlıklar ardında …

Kimsin sen?

  O kadar çok dünyevi işlerle, kimin ne yaptığı ile meşkul ki zihnimiz… Kendimizin farkına varamıyoruz. “Kendi hayatım” dediğin şeyin tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü? Modern zamanların hayat felsefesi; aynayı hep başka yöne çevirmemizle, suretimizden ışık hızıyla uzaklaşmamızla ilintili. Hiç durmuyoruz. Çok işimiz var. Hiç zaman yok! Haftada yedi gün olması yetmiyor. Altı gün çalış, bir gün haftalık izin. Yaşadığın, barındığın ortamı steril hale getir! Bilgisayar oyunundaki karakter gibiyiz. Görevlerimiz hiç bitmiyor. Bu telaş içinde “kim” olduğunu sormaya vaktin yok. Kimsin sen? Yaşadığımız şehre, çalışma ortamına, çevrendeki insanlara alışmaya çalışıyorsun. Sürekli ve hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ki uyduruyoruz da. Koşullara göre şekillenmeye o denli alışmışız ki, o çarkın bir parçası olmaktan, dışında bir “benliğimiz” kalmıyor. Kim olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyoruz…  *11 Aralık 2018