Ana içeriğe atla

Buz kütlesine dönüşmüş gezegen sakinleri




Üzerinde şık durmayan durumları geçirdiğinde çıplak bedenine,

Enine boyuna bakmadan seçtiğin kumaşlar birer paçavra sayılacak..
Durmaksızın şikayetler fışkıracak dudaklarından.
Tüm dünyanın üzerine çullandığını, çuval dolusu patatesten bir adım öteye gidemediğini haykıracaksın.
Şiddete meyilli eğilimler gördükçe kör olmayı arzulayacaksın...
Gözlerimin içini donduran bir soğuk bu.
Kırılan buz kütleleri kitlelerin ruhuna saplanmış gibi..
Hiçliğin, hiçbir yere sığdırılamayışı iniyor üzerime.
Üstelik yalın ayak..
Vardığım nokta noksan
Gerçeği yansıtmayan oluşumlara çarpıyorum sokakta
Parke taşının içi boş olanına basıyorum ısrarla..
İnsanlığımı sorgularken,
Tıka basa ızdırap dolduruyorum yaşamıma.
Nefes alıyorsun..
Yaşam hakkın var mı gerçekten?
Beceriksizliklerinin acısını çıkarıyorlar aciz bedeninden!
İtaatinle güçleniyorlar
Zafer sanrılarını kutlayıp kucaklaşıyorlar sürüleriyle
Kuduz salyaları akıyor çürümüş ağızlarından..
Peki var olmak mıdır yaşamak?
Şiddetli doyumsuzluğumuzun sonucu bu,
Dev bir kara parçasına sığamamak..





 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Ağlamak Hakkı!

  Duygusal yanımı bastırmamı bekleme benden! Ağlamak cesaret ister! Bir baş kaldırıdır, isyandır ağlamak...Toplumun, seni; güçsüz diye yaftalamasına direnmektir.. Ağlayarak bağırmak, yakarmak yüzyıllardır kültürümüzün duygularına ayna olmuş ve feryat, figan, ağıt olarak adlandırılarak yaşamaya devam etmiş günümüze kadar. Yirmi birinci yy’da ne bu poker masası sendromları? Nedir bu kendini gizlemeler?Nedendir? Niçindir? Bilinmeden bu kayganlık ruhlarımızda?Kursağıma saplamaktansa bu kor gibi demir prangaları, göz yaşlarımla yıkarım günahsız yanaklarımı!..

Nefes Almak..

  Bir annenin feryadına gizlendi adalet! Bir annenin gözlerinde nem oldu hakikat!  Nefes almak kimyasallaştı Görmek kimyasal Konuşmak, kimyasal..  Her söz zehirliyor sahibini Kör kuyularda buluyorlar söz sahiplerini.. Ellerinde mengeneler Ceplerinde çilingirler Sıkıştırıyor, salıveriyor, alı-veriyorlar tüm filizleri!  Daha ne kadar kaldırır bilmem..  Bu gökyüzü, bu toprak  Böylesi kiri pası..  Ensemizde yalan kokan nefesler, Kamburlarmızda tepinen sentetik kimlikler.. Her gün birileri çekiliyor bataklıklarına  Yardım çığlıkları boşuna!  Herkes bekliyor sırasını, ölümü bekler gibi Gececik bedenler karanlıklar ardında …

Kimsin sen?

  O kadar çok dünyevi işlerle, kimin ne yaptığı ile meşkul ki zihnimiz… Kendimizin farkına varamıyoruz. “Kendi hayatım” dediğin şeyin tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü? Modern zamanların hayat felsefesi; aynayı hep başka yöne çevirmemizle, suretimizden ışık hızıyla uzaklaşmamızla ilintili. Hiç durmuyoruz. Çok işimiz var. Hiç zaman yok! Haftada yedi gün olması yetmiyor. Altı gün çalış, bir gün haftalık izin. Yaşadığın, barındığın ortamı steril hale getir! Bilgisayar oyunundaki karakter gibiyiz. Görevlerimiz hiç bitmiyor. Bu telaş içinde “kim” olduğunu sormaya vaktin yok. Kimsin sen? Yaşadığımız şehre, çalışma ortamına, çevrendeki insanlara alışmaya çalışıyorsun. Sürekli ve hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ki uyduruyoruz da. Koşullara göre şekillenmeye o denli alışmışız ki, o çarkın bir parçası olmaktan, dışında bir “benliğimiz” kalmıyor. Kim olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyoruz…  *11 Aralık 2018