Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir Şiir Defteri İçin

  Hayır! İlgi beklemiyorum ben Hüzünlü sayıklamalarına ruhumun, Alışkınım el çekmeye isteklerimden En uzak günlerinden beri çocukluğumun, Yazdıklarımdan da bir şey beklemem Fakat isterim ki yıllar sonra, Kısa, fakat isyancı bir ömürden Bir iz kalmış olsun onlarda Kim bilir belki günün birinde, Tüm sayfaları hızla geçerken, Takılıp kalacaksınız bu dizelere, Mırıldanarak: haklıymış, gerçekten; Belki o sevinçsiz şiir uzun süre Durduracak üstünde bakışlarınızı, Bir mezar taşının yol üstünde Durdurması gibi bir yabancıyı! ... # Mihail Yuryeviç Lermontov

Seçime doğru giderken, seçebiliyor muyuz??

Bir kaç gün sonra ülkemizin atmosferi ya “Soluduğumuz havadan memnunuz” nidalarıyla bezenecek ya da “Nefes alışım bile değişti” söylemleri ile değişecek. Peki; gerçekleştireceğimiz “seçim” eylemini ve bu güne değin yöneldiğimiz seçenekleri “Hiç bir baskı altında kalmadan, kendi hür irademiz ışığında, manipüle edilmeden ve yönlendirilmeden kabul ettiğimizi söyleyebilir miyiz? Bana kalırsa büyük çoğunluğumuz birilerinin elindeki iplerle yönlendirilen hayatını cambazının pençelerinden kurtarmak için boğuşuyor. En büyük mücadelemiz işte tam olarak burada başlıyor! Ayık kalmak… Algılarımızla oynayan ve bizleri peşinden sürüklemeyi hedefleyen ve amacına yüksek rakamlarla ulaşan en yaygın kaynak sanırım reklamlar. Reklam kelimesinin anlamına bakacak olursak her şey yeterince açık görünebilir. Reklam; “İnsanları gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna etmek, belirli bir düşünceye yöneltmek, dikkatlerini bir ürün, fikir vs çekmek ve o fikir ya da ürün ile ilgili tutumlarını değiştirm...

Kabaran duyguların ardındaki kırlent..

  Şu rüzgarlar, dile gelse! Taşısa yanı başına hasretliğimi, Yatağına serse... Tir tir titretsede cılız bedenimi, razıyım...  Serin geceler, dudaklarımdan dökülen hüzünlü heceleri, dağı, taşı yaran, içimdeki kör olası ızdırap selini ulaştırmalı sana! Seferber olmalı, gezegendeki doğal afetler... Bu gün daha bi ayaz şehrin havası. Gün geçtikçe sertleşiyor bahçedeki ağaçların dansı... Kaç gün oldu bilmiyorum... Saymayı bıraktım... Geceleri, senden yadigar kırlente sarılarak uzanıyorum. Uykuya dalabildiğim gecelerin sabahında, kucağımda kırlent, sımsıkı sarılmış uyanıyorum. Bir annenin yavrusuna bedenini siper etmesi gibi... Öyle kıymetli... Senden bir parça, bir uzuv gibi... Bu sabah uyandığımda göremeyince panikledim! Yorganı eşeledim. Bakışlarımı yere yönelttiğimde, yerde, yatağın kenarına sıkışmış buldum onu! Biraz söylendim haliyle. Öfkelendim kendime! Usulca uzanıp, kucakladım, sarıldım... Muhtemelen pek bişey hissetmedi. Yaşananlardan, yokluğundan etkilenmedi, belki farkın...

Yokluğun yok edici sınırı...

  Tarifi zor bu boşluğun  Sözlükte yeri yok, Yokluğunun... Mesafelerin arsızlığına, Göz kapaklarımın ıslaklığına Ve geçen her dakikanın kampçılarına  Lanetler okuyorum! Kehanetler savuruyorum gök yüzüne  Nisan'da kar taneleri düşüyor üzerime  İsyanlar başlıyor sömürgelerde  Ve her an artıyor mesafe!  Gece çöküyor, tüm hiddetiyle Sinsi sisler giriyor zihnime  Anı hırsızları doluşuyor hücreme  Siyaha boyuyorlar göz yaşlarımı var gücüyle  Karanlık sarıyor dört bir yanımı  Gök yüzü alıyor hıncını  Çaresiz benliğimin tüm sanrıları Boşluğuna sarılıyor Kayboluyorum...

Eylemlerin imge zamanı

Gidişlerin terk sayılmadığı, sadece eylem olarak gitmenin, aşılamayacak durumların dahi üstesinden geldiği salt gerçektir.. Gerçekler insana benzer. Rahatsız ve huzursuz edicidir. Bu yüzden korkarız gerçeklerin peşine düşmekten. Ya da yüzleşmekten. Pençesiyle boğazını kavrayıp soluğunu keser ansızın.. - Neden buradasın? + Son zamanlarda ruhumdaki kramplar şiddetini arttırmıştı. - Peki ya şimdi? + Çatıdaki bir çatlaktan su sızıyor üzerime.. Yağmur dindiği zaman sızıntı duruyor - Onarmayı denemedin mi? + Zamanla öğreneceğim. Hem sızıntının merkezini hem de nasıl onarmam gerektiğini… - Her zaman bir kaçış yolu buluyorsun kendine. Giderek kendinden kurtulamazsın!  + Kaçtığımı da nereden çıkardın? İnzivaya çekildim.  - İnzivaymış. Hah, zırvalıyorsun doğrusu..  H.nin kasabadan uzaklaşmasına olan öfkesini kusmaya gelmişti. Aylardır H’ye ulaşamamanın gerginliğini hala üzerinden atamamıştı. Uzun süre sessizce oturdular. H. Elindeki ağaç dalını bir uzvuymuş gibi törpülüyor, nazik h...

Bekleyen olduğun anlar..

  Beklemek ne kadar zor.. Üstelik beklediğini unutan birini beklemek.. Her şeyi hazırlayıp çağırılmayı beklemek saatlerce. Evden çıkacakmış gibi pişirdiğin kurabiyeleri kutuya doldurup, prizlerden fişleri çekip, kül tablasını boşaltıp, kedilerin karnını doyurup, sigara tabakanı doldurup.. Ceketini ve şapkanı, ayakkabılarını giyip evden çıkmaya müsait durumda saatlerce beklemek!.. En zor olan ise arayamamak bekleteni. Unutulmuşluğunu hatırlatmaktan korkmak! Kendiliğinden, düşünüldüğünden ve ya sevildiğinden hatırlanmayı bekleyip, hatırlanmamak.. Akrep ve yelkovanın yavaş ve sana acıyarak birbirini kovalamasını izlemek sağ bileğinde! Anca hazırlanır, bir kahve içip çıkar ve arar diye diğerinin durumunu, seni unutmadığını, müsait duruma henüz erişemediğinden seni aramadığını kurgulamak.. Ne büyük budalalık! Evdeki durumunu gözünün önünde canlandırarak kendine oyunlar oynamak, inatla beklemek.. Ne acı bir budalalık! Artık aranmayacağına emin olmana rağmen sokak giysilerini değiştirmede...

Zamanın, durma zamanı..

  Zamanın, durma zamanı olsa ve bir zamanlar tekrar başlasa. Ya da bir zamanlar yok olsa, silinse zihnimden.. İninde saklanan katranlara saplanmış karanlık bir iç'ten ibaretim ben! Gölgem bıraksa temsili. Bir günlüğüne, dünüm ile hiçleşsem.. Susmayı, durmayı bilmeyen bir ben görsem aynalarda. Dünden izin istemeden sevsem onu, öylece kabullensem..  Zamanın, durma zamanı olsa keşke..  Herkes sakinleşse, bu kez ben delirsem..  Kavramların gamlı sokaklarında, araçlar vızır vızır geçiyor üzerimden. Ezildikçe korkuyorum yeni bir adımla caddede tökezlemekten.. Ve sonra en başa sarıyorum kavram kavgalarımı.. Bir olgu, anlam ve kavram eşi ile farklı yapılarda var olamaz..