Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Sahipsiz kalan bir çift ayakkabı

Bir çift ayakkabı duruyor öylece. Nöbet tutuyor adeta kapı eşiğinde.. Döneceğim günü bekle diyor belki. Belki de bu son cuma sahipsizliğinin. Ay bir başka bu gece. Hüzün sızıyor ışığından yer yüzüne. Yüzümüze değiyor hüzünlü ışık. Yanaklarımıza damlıyor, rüzgar silmeyi deniyor bir çare. Yanaklarımı siliyor, silkeleniyorum. Bir gülüş iliştiyorum dudaklarıma. Biraz sahte, biraz hüzünlü. Başımız kalkmıyor yerden. Kilimin desenlerini incelerken dişlerimi sıkıyorum. Tekrar bir gülümseyiş. Onun yüzünde çocuksu bir sevinç… Her yüzde sıkıntılı, sahte gülümseyişler. Bilemezler, bilemeyiz yarının bize onu geri vereceğini. Fakat vermeli.. Bu kanlı gözyaşları dinmeli cuma gecesi! Ve cennetin kapıları açıldığında hep beraber girmeliyiz içeri…

Bireyselliğin eylemsizliği

  Kolektif toplumlarda kurumlar baskıcıdır. Aile, evlilik, arkadaşlık baskıcıdır. Birey içine doğduğu ortamı algılamaya başladığı anda olduğu gibi kalamayacağının ayırdına varır. Bu kısıtlamalar güvenlik adı altında hareket alanının kısıtlanmasıyla başlar. İstek ve amaçlarına ulaşabilmek için "kendiliğinden" vazgeçmesi gerekir. Kişi, toplumda ödül-ceza ikilisinin hakim olduğunu görür ve koşullar nasıl ve neyi gerektiriyorsa kabul göreceği şekle bürünmeyi tercih eder. Çünkü bireyselliğin yok sayıldığı toplumlarda bir zümreye ait hissetmek ve orada var olmak önemlidir. Eğer kişi "kendiliğinden" vazgeçmek istemez ve kabul görmeyeceği tutumlarına tutunursa o çevreden dışlanır ya da dolaylı yoldan itilir. İstisnai çevrelerde, küçük topluluklarda kişi olduğu gibi kabul görebilir. Bu kabul ile geç bireyselleşme gerçekleşebilir. Kişi kendini gerçekleştirecek eylemler yapmaya, aykırı kabul edilebilecek düşünce yapıları inşa etmeye başlar. Fakat aile içinde dahi bireyselliği ...

Ouroboros; Doymak bilmez bir ebola..

  Çoğalmamız gerekiyor.. Birden iki, ikiden üç, üçten dört. Biyolojimiz bunun olmasını istiyor ve onun için varlığını sürdürüyor. Beraberliğinizin ilk yıllarını hatırlayın.. Saatlerce süren konuşmalar, diğerine verilen öncelikler, günlerce evden çıkmamalar.. Bu liste uzayıp gider. Zaman geçer ve bir bakmışsın keşfedecek pek bir şey kalmamış gibi. Ve bir sorun olduğunu düşünmeye başlarsın. Sorunun çözümü olarak çoğalmaya yönelirsin.  İnsan.. Doymak bilmez bir ebola virüsü gibi.. Kendi üreyerek konağını tükettiğinin farkında bile değil. Tıpkı yarattığımız düzen gibi. Çılgınlar gibi üretip, çoğalırken üzerinde yaşadığımız gezegeni yok etmeye meylettiğimizi görmezden geliyoruz. İçinden sıyrılamadığım bu paradoksu bu gün beraber masaya yatıralım diyorum. Her şey birbiriyle ilintili ve her "şey" birbirinin bir parçası. Günlük hayatta bir bütünün sanrısı ile yaşıyoruz. Bu yoğunluk ve koşuşturma halinde yanılsamalarımıza ayıracak vaktimiz kalmıyor ve "yanılsamalı bütünlüğü"...

Kimsin sen?

  O kadar çok dünyevi işlerle, kimin ne yaptığı ile meşkul ki zihnimiz… Kendimizin farkına varamıyoruz. “Kendi hayatım” dediğin şeyin tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü? Modern zamanların hayat felsefesi; aynayı hep başka yöne çevirmemizle, suretimizden ışık hızıyla uzaklaşmamızla ilintili. Hiç durmuyoruz. Çok işimiz var. Hiç zaman yok! Haftada yedi gün olması yetmiyor. Altı gün çalış, bir gün haftalık izin. Yaşadığın, barındığın ortamı steril hale getir! Bilgisayar oyunundaki karakter gibiyiz. Görevlerimiz hiç bitmiyor. Bu telaş içinde “kim” olduğunu sormaya vaktin yok. Kimsin sen? Yaşadığımız şehre, çalışma ortamına, çevrendeki insanlara alışmaya çalışıyorsun. Sürekli ve hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ki uyduruyoruz da. Koşullara göre şekillenmeye o denli alışmışız ki, o çarkın bir parçası olmaktan, dışında bir “benliğimiz” kalmıyor. Kim olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyoruz…  *11 Aralık 2018

Nefes Almak..

  Bir annenin feryadına gizlendi adalet! Bir annenin gözlerinde nem oldu hakikat!  Nefes almak kimyasallaştı Görmek kimyasal Konuşmak, kimyasal..  Her söz zehirliyor sahibini Kör kuyularda buluyorlar söz sahiplerini.. Ellerinde mengeneler Ceplerinde çilingirler Sıkıştırıyor, salıveriyor, alı-veriyorlar tüm filizleri!  Daha ne kadar kaldırır bilmem..  Bu gökyüzü, bu toprak  Böylesi kiri pası..  Ensemizde yalan kokan nefesler, Kamburlarmızda tepinen sentetik kimlikler.. Her gün birileri çekiliyor bataklıklarına  Yardım çığlıkları boşuna!  Herkes bekliyor sırasını, ölümü bekler gibi Gececik bedenler karanlıklar ardında …

Ağlamak Hakkı!

  Duygusal yanımı bastırmamı bekleme benden! Ağlamak cesaret ister! Bir baş kaldırıdır, isyandır ağlamak...Toplumun, seni; güçsüz diye yaftalamasına direnmektir.. Ağlayarak bağırmak, yakarmak yüzyıllardır kültürümüzün duygularına ayna olmuş ve feryat, figan, ağıt olarak adlandırılarak yaşamaya devam etmiş günümüze kadar. Yirmi birinci yy’da ne bu poker masası sendromları? Nedir bu kendini gizlemeler?Nedendir? Niçindir? Bilinmeden bu kayganlık ruhlarımızda?Kursağıma saplamaktansa bu kor gibi demir prangaları, göz yaşlarımla yıkarım günahsız yanaklarımı!..

Zihnin kafes kapıları..

  Herkes bataklıkta debeleniyor fakat sen; sadece kendi bataklığını tanıdığın için diğerlerinin bataklıkta debelenmediğini sanıyorsun...

Karanlık yokuş

  Gecenin kör edici karanlığında dipsiz, hışırtılı suyun kıyısında dalgaların devinimini hareketsiz izliyordu. Düşüncelerini sözcüklere dökemiyor içinde yükselen rahatsız edici hisleri kendine dahi açıklayamamak, rahatsızlığını arttırıyordu. Bedenini yorucu işlere kaptırıyor gücünü tüketene kadar çalışıyor ve yorgunluktan bayılmayı yeğliyordu. Bazen kumsalda, bazen bahçede uyuyakalıyor ve uyanır uyanmaz işe koşuyordu. Dur durak bilmeden kendine vakit ayırmadan günler, haftalar böylece geçti. "İnsanın  kendinden kaçması ne yorucu şey" diye düşünüyordu... Bu kusurlu içsel yalnızlığın inşaasına küçük yaşlarda başladığını fark etti. Bile isteye kendini konumlandırdığı bir durum değildi bu. Niçin? Neden? Bu hale bürünmüştü? Bilmiyordu...

Mesnetsiz Medeniyet

  Böyle kimsesiz kaldığımı hatırlamıyorum. Boğazımda bir yumruk, sıklaştırıyor parmaklarının aralığını. Dudaklarına bastırıyorum dudaklarımı ve gözyaşlarımı. Mutfakta dakikalarca sarıldığımız o anlar geliyor aklıma, tutamıyorum hıçkırıklarımı. Kuşkusuz, birleşmiş iki ruhuz biz. Bir bütün.. Gördüm.. Diş sıkışlarını, titreyen ellerini, direnen ayaklarını. Kahkahalarım yok oldu, kahkahalarınla.. Gözaltlarımın morluğuna gömüldü ışıltıları. Bu kez daha ağır daha yıkıcı çaldı ayrılık çanları. Sağırlaştırdı kulaklarımızı.. Gitme desem gitmezdin belki. Gel desen bileklerimde kilometrelerce politika prangaları! Kahrolsun tüm ülke sınırları!  Yok olsun yeryüzünden tüm ırk kavgaları! Sınırı ruhu olsun insanların ve yıkılsın ulus duvarları!  Medeniyet öğretemez bana yokluğunla savaşmayı...  Hayallere nem katan, tazeliğin katili böbürlenenler! Yeşeren umutları çürütemezler sevgilim!...  Yakında, çok yakında geleceğim...

Bir Şiir Defteri İçin

  Hayır! İlgi beklemiyorum ben Hüzünlü sayıklamalarına ruhumun, Alışkınım el çekmeye isteklerimden En uzak günlerinden beri çocukluğumun, Yazdıklarımdan da bir şey beklemem Fakat isterim ki yıllar sonra, Kısa, fakat isyancı bir ömürden Bir iz kalmış olsun onlarda Kim bilir belki günün birinde, Tüm sayfaları hızla geçerken, Takılıp kalacaksınız bu dizelere, Mırıldanarak: haklıymış, gerçekten; Belki o sevinçsiz şiir uzun süre Durduracak üstünde bakışlarınızı, Bir mezar taşının yol üstünde Durdurması gibi bir yabancıyı! ... # Mihail Yuryeviç Lermontov

Seçime doğru giderken, seçebiliyor muyuz??

Bir kaç gün sonra ülkemizin atmosferi ya “Soluduğumuz havadan memnunuz” nidalarıyla bezenecek ya da “Nefes alışım bile değişti” söylemleri ile değişecek. Peki; gerçekleştireceğimiz “seçim” eylemini ve bu güne değin yöneldiğimiz seçenekleri “Hiç bir baskı altında kalmadan, kendi hür irademiz ışığında, manipüle edilmeden ve yönlendirilmeden kabul ettiğimizi söyleyebilir miyiz? Bana kalırsa büyük çoğunluğumuz birilerinin elindeki iplerle yönlendirilen hayatını cambazının pençelerinden kurtarmak için boğuşuyor. En büyük mücadelemiz işte tam olarak burada başlıyor! Ayık kalmak… Algılarımızla oynayan ve bizleri peşinden sürüklemeyi hedefleyen ve amacına yüksek rakamlarla ulaşan en yaygın kaynak sanırım reklamlar. Reklam kelimesinin anlamına bakacak olursak her şey yeterince açık görünebilir. Reklam; “İnsanları gönüllü olarak belli bir davranışta bulunmaya ikna etmek, belirli bir düşünceye yöneltmek, dikkatlerini bir ürün, fikir vs çekmek ve o fikir ya da ürün ile ilgili tutumlarını değiştirm...

Kabaran duyguların ardındaki kırlent..

  Şu rüzgarlar, dile gelse! Taşısa yanı başına hasretliğimi, Yatağına serse... Tir tir titretsede cılız bedenimi, razıyım...  Serin geceler, dudaklarımdan dökülen hüzünlü heceleri, dağı, taşı yaran, içimdeki kör olası ızdırap selini ulaştırmalı sana! Seferber olmalı, gezegendeki doğal afetler... Bu gün daha bi ayaz şehrin havası. Gün geçtikçe sertleşiyor bahçedeki ağaçların dansı... Kaç gün oldu bilmiyorum... Saymayı bıraktım... Geceleri, senden yadigar kırlente sarılarak uzanıyorum. Uykuya dalabildiğim gecelerin sabahında, kucağımda kırlent, sımsıkı sarılmış uyanıyorum. Bir annenin yavrusuna bedenini siper etmesi gibi... Öyle kıymetli... Senden bir parça, bir uzuv gibi... Bu sabah uyandığımda göremeyince panikledim! Yorganı eşeledim. Bakışlarımı yere yönelttiğimde, yerde, yatağın kenarına sıkışmış buldum onu! Biraz söylendim haliyle. Öfkelendim kendime! Usulca uzanıp, kucakladım, sarıldım... Muhtemelen pek bişey hissetmedi. Yaşananlardan, yokluğundan etkilenmedi, belki farkın...

Yokluğun yok edici sınırı...

  Tarifi zor bu boşluğun  Sözlükte yeri yok, Yokluğunun... Mesafelerin arsızlığına, Göz kapaklarımın ıslaklığına Ve geçen her dakikanın kampçılarına  Lanetler okuyorum! Kehanetler savuruyorum gök yüzüne  Nisan'da kar taneleri düşüyor üzerime  İsyanlar başlıyor sömürgelerde  Ve her an artıyor mesafe!  Gece çöküyor, tüm hiddetiyle Sinsi sisler giriyor zihnime  Anı hırsızları doluşuyor hücreme  Siyaha boyuyorlar göz yaşlarımı var gücüyle  Karanlık sarıyor dört bir yanımı  Gök yüzü alıyor hıncını  Çaresiz benliğimin tüm sanrıları Boşluğuna sarılıyor Kayboluyorum...

Eylemlerin imge zamanı

Gidişlerin terk sayılmadığı, sadece eylem olarak gitmenin, aşılamayacak durumların dahi üstesinden geldiği salt gerçektir.. Gerçekler insana benzer. Rahatsız ve huzursuz edicidir. Bu yüzden korkarız gerçeklerin peşine düşmekten. Ya da yüzleşmekten. Pençesiyle boğazını kavrayıp soluğunu keser ansızın.. - Neden buradasın? + Son zamanlarda ruhumdaki kramplar şiddetini arttırmıştı. - Peki ya şimdi? + Çatıdaki bir çatlaktan su sızıyor üzerime.. Yağmur dindiği zaman sızıntı duruyor - Onarmayı denemedin mi? + Zamanla öğreneceğim. Hem sızıntının merkezini hem de nasıl onarmam gerektiğini… - Her zaman bir kaçış yolu buluyorsun kendine. Giderek kendinden kurtulamazsın!  + Kaçtığımı da nereden çıkardın? İnzivaya çekildim.  - İnzivaymış. Hah, zırvalıyorsun doğrusu..  H.nin kasabadan uzaklaşmasına olan öfkesini kusmaya gelmişti. Aylardır H’ye ulaşamamanın gerginliğini hala üzerinden atamamıştı. Uzun süre sessizce oturdular. H. Elindeki ağaç dalını bir uzvuymuş gibi törpülüyor, nazik h...

Bekleyen olduğun anlar..

  Beklemek ne kadar zor.. Üstelik beklediğini unutan birini beklemek.. Her şeyi hazırlayıp çağırılmayı beklemek saatlerce. Evden çıkacakmış gibi pişirdiğin kurabiyeleri kutuya doldurup, prizlerden fişleri çekip, kül tablasını boşaltıp, kedilerin karnını doyurup, sigara tabakanı doldurup.. Ceketini ve şapkanı, ayakkabılarını giyip evden çıkmaya müsait durumda saatlerce beklemek!.. En zor olan ise arayamamak bekleteni. Unutulmuşluğunu hatırlatmaktan korkmak! Kendiliğinden, düşünüldüğünden ve ya sevildiğinden hatırlanmayı bekleyip, hatırlanmamak.. Akrep ve yelkovanın yavaş ve sana acıyarak birbirini kovalamasını izlemek sağ bileğinde! Anca hazırlanır, bir kahve içip çıkar ve arar diye diğerinin durumunu, seni unutmadığını, müsait duruma henüz erişemediğinden seni aramadığını kurgulamak.. Ne büyük budalalık! Evdeki durumunu gözünün önünde canlandırarak kendine oyunlar oynamak, inatla beklemek.. Ne acı bir budalalık! Artık aranmayacağına emin olmana rağmen sokak giysilerini değiştirmede...

Zamanın, durma zamanı..

  Zamanın, durma zamanı olsa ve bir zamanlar tekrar başlasa. Ya da bir zamanlar yok olsa, silinse zihnimden.. İninde saklanan katranlara saplanmış karanlık bir iç'ten ibaretim ben! Gölgem bıraksa temsili. Bir günlüğüne, dünüm ile hiçleşsem.. Susmayı, durmayı bilmeyen bir ben görsem aynalarda. Dünden izin istemeden sevsem onu, öylece kabullensem..  Zamanın, durma zamanı olsa keşke..  Herkes sakinleşse, bu kez ben delirsem..  Kavramların gamlı sokaklarında, araçlar vızır vızır geçiyor üzerimden. Ezildikçe korkuyorum yeni bir adımla caddede tökezlemekten.. Ve sonra en başa sarıyorum kavram kavgalarımı.. Bir olgu, anlam ve kavram eşi ile farklı yapılarda var olamaz.. 

Bulaşıcı bir psikoz nöbeti:İNSAN

  Yaşamın garipliği ve manasızlığı üzerine düşünüyor, öylece duruyordum. Her şey bir devinim halinde ilerliyor, dönüşüyor ya da geriye dönüp geziniyor gibi geliyordu. Sürekli etkileşim halinde, halkanın bir noktasını oluşturan kalabalıkların gücü hafife alınamayacak derecede göz kamaştırıcı geliyordu. Bu süratli bilgi akışı, ilişki dinamiklerinin ani dejenerasyonu ürkütüyordu beni. Hiç bir topluluğa ait hissetmeme durumum, ilişkiler üzerindeki motivasyonumu düşürüyor ve köşeme çekilip, kendimi eyleme seansları kurmaya itiyordu. Bir süre kedilerimi gözlemleyip, uzun saatler boyunca hiç bir şey yapmadan nasıl durabildiklerini anlamaya çalıştım. Sonuç olarak bu durağanlığın ev kedilerine özgü "güvenli ortam" onayı ile ilintili olduğu kanısına vardım. Peki biz insanlar için güvenli bir ortam yaratmak mümkün müdür? sorusuna çıkıyor yolumuz. Hayatlarımıza bir göz atalım.. Güvenli ortam neresi sizin için? İlk akla gelen "ev" "özel yaşam alanı" olabilir. Kendimize...

Eylemlerin Karanlık Yüzü

  İnsan, e ylemlerini nasıl hayata geçireceğini ve eylemin sonucunu düşünür, fakat o eylemi neden gerçekleştirmek istediğini sorgulamaz.. Alt bilinç unuttuğumuz ya da hatırlamak istemediğimiz her duruma bir kılıf uydurup yeni bir heves olarak önümüze sunar. Yeni bir istek yakaladım diyerek balıklama dalarız veya yeni bir düşünce. Ki düşünmeyi unuttuğumuzun farkında olmadan sımsıkı sarılırız bu düş görümüne. Tüm dünyaya açılan pencelerimiz iç dünyamıza olabildiğince kapalıdır. Eylemleri ve istekleri mağruz kaldığı uyaranlar yönlendirir. Zihin inzava anını yakaladığında bir çoğunun farkına varabilir. Banyoda geçirilen zamanda insan ıssız bir çölde gibi kendisiyle ilgilidir. Bir çok fikir, düşünce, yargı gibi zihinsel yolculuğun sınırları kısa süreli olsa da zorlanır. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki uyaranlara en az maruz kaldığımız yer banyoda geçirdiğimiz anlar. İnsanın aklına günlük rutinler ile meşgulken gelmeyen fikirler vs nin neden banyoda geldiğini kavramak ve bu kısa süre...

Akışkanlığını kaybetmiş insan hayatı

  -Güzel miyim?  +Olabildiğince ve yetirince güzelsin.. İşte köyü bu yüzden seviyorum. Olduğun gibi kabul ediyor seni.. Fakat insanlar öyle mi? Var oluşuyla eziyor, çiğneyip tükürüyor diğerini. Hep tetikte geziniyor parmaklarımız. Karanlıkta üstü örtülüyken göz perdelerinin, yara almamak için yaralamayı seçiyoruz.. Ansızın oynağımız at yalnış çıkıyor, yeniliyor yarışta. Ve haykırıyoruz inatla "İnsan hayatı akışta" .. - Akış yanılsama mı ? + Hayat akışta olabilir fakat insan devreye girdiği zaman tüm denge bozulur. Düşünmediğimiz her hangi bir durumla karşılaşmak ya da yüzleşmek bizi rahatsız eder. Bunun sebebi akışa ayak uyduramamız ve bir kurgu üretmeden hareket kabiliyetimizi kullanamamız. İnsan, her zaman bir kurguyu yaşar. Düşünülmüş doğru ve yanlışlarımızla ilerlemeye zamanı eğmeye çalışırız. Bir sistem kurar, ona inanır ve gerçeğimiz yaparız. Bu gerçekliğe ikna ettiklerimizle aynı yolda yürür, ikna edemediklerimizi öteki yapar savaşırız. Kiminle konuşsam hep haklıdır. H...

Beyaz Tebeşir

  Güneşin en yakıcı saatleriydi. Ağaçların gölge oluşturduğu yerlere itina ile banklar yerleştirilmişti. Bank ve havuz başından insan akıyordu adeta. Bir çok dükkanda insanlar yığınlar oluşturmuş bilimum erzağı yağmalıyor, indirimli ürün kapışmaları çekişmeli geçiyordu. Közlenmiş darı kokusu hafif esintiler eşliğinde insanın nevsini gıdıklıyor, küçük çocukları mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Elinde beyaz  tebeşirle meydanın en kalabalık bölgesine geçti. Yere boş bir daire çizmeye koyuldu. Etrafından ona bir saniyeliğine bakıp yoluna devam eden insanlar geçiyordu. Aldırmadı. Daireyi çizmeye devam etti. Ne yaptığını anlamaya çalışan çocuklar annelerinin elinden kurtulup dairenin yanına koştu. Azar işiterek annesi tarafından sürüklenenler uzaklaşmaya başlamıştı. Neredeyse bir buçuk metre büyüklüğündeki dairenin çizimini tamamladı. Meraklı kalabalıktan aralıklarla sorular geliyordu.  -Evladım ne yapıyorsun?  +Çocuklarla oyun mu oynayacaksın?  Aralarında konuşanları...