Vücuduna ne kadar mikrop varsa bulaşmıştı. Köh köh öksüyor. Gözlerini ekrandan ayıramıyordu. Bu nasıl hapşırık? Zemin kattaki Nejla hanım eminim duymuştur. Ne kadar rulo kagıt havlu varsa, çöpteydi. Bitmek tükenmek bilmeyen, musluktan akan su gibi, burun deliklerinden dudağına süzülen sümükler... Bir tarafında şarj kablosu, diğer tarafında kulaklık! Bu hastalık sana hiç mi hiç yakışmadı. Mahallenin yılışık kedisi Müzeyyen'in her yiyecek verene yapışması gibi, paçalarına yapışmıştı bir kere..
O kadar çok dünyevi işlerle, kimin ne yaptığı ile meşkul ki zihnimiz… Kendimizin farkına varamıyoruz. “Kendi hayatım” dediğin şeyin tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü? Modern zamanların hayat felsefesi; aynayı hep başka yöne çevirmemizle, suretimizden ışık hızıyla uzaklaşmamızla ilintili. Hiç durmuyoruz. Çok işimiz var. Hiç zaman yok! Haftada yedi gün olması yetmiyor. Altı gün çalış, bir gün haftalık izin. Yaşadığın, barındığın ortamı steril hale getir! Bilgisayar oyunundaki karakter gibiyiz. Görevlerimiz hiç bitmiyor. Bu telaş içinde “kim” olduğunu sormaya vaktin yok. Kimsin sen? Yaşadığımız şehre, çalışma ortamına, çevrendeki insanlara alışmaya çalışıyorsun. Sürekli ve hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ki uyduruyoruz da. Koşullara göre şekillenmeye o denli alışmışız ki, o çarkın bir parçası olmaktan, dışında bir “benliğimiz” kalmıyor. Kim olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyoruz… *11 Aralık 2018

Yorumlar
Yorum Gönder