Bir tiyatro oyununa gidip, oyundaki absürt bir karaktere gönül verdiğiniz oldu mu? Sanki o salondan çıktığımda, o da benim gibi yaşadığı yerin yolunu tutup, köhne ve pas kokulu bir binaya girip, dairesinde tv başında sabahlayacakmış gibiydi.. İkinci perdeye geçmeden kulise koştum. O karakterle konuşmalıydım. Karşımda o'nu gördüğümde, mimiklerinin yapmacıklığı miğdemde bir yumruk sancısı başlattı. Konuşmayı yarıda kesip, oradan uzaklaştım. Herşey oyundu, biliyordum. Hayran kaldığım karakterin, baharatlarla değişime uğramış bir yemek gibi yapmacık yaklaşımı iştahımı kaçırmıştı. İkinci perdeyi izleyemezdim.. Bozuk bir kafayla, çıktığım deliğe geri döndüm...
O kadar çok dünyevi işlerle, kimin ne yaptığı ile meşkul ki zihnimiz… Kendimizin farkına varamıyoruz. “Kendi hayatım” dediğin şeyin tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü? Modern zamanların hayat felsefesi; aynayı hep başka yöne çevirmemizle, suretimizden ışık hızıyla uzaklaşmamızla ilintili. Hiç durmuyoruz. Çok işimiz var. Hiç zaman yok! Haftada yedi gün olması yetmiyor. Altı gün çalış, bir gün haftalık izin. Yaşadığın, barındığın ortamı steril hale getir! Bilgisayar oyunundaki karakter gibiyiz. Görevlerimiz hiç bitmiyor. Bu telaş içinde “kim” olduğunu sormaya vaktin yok. Kimsin sen? Yaşadığımız şehre, çalışma ortamına, çevrendeki insanlara alışmaya çalışıyorsun. Sürekli ve hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ki uyduruyoruz da. Koşullara göre şekillenmeye o denli alışmışız ki, o çarkın bir parçası olmaktan, dışında bir “benliğimiz” kalmıyor. Kim olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyoruz… *11 Aralık 2018

Yorumlar
Yorum Gönder