Karanlık bir gündü. Sabah olduğunu alarm çaldığında fark etmiştim. Gökyüzü, olgunluğa erişmiş kırmızı elma edasıyla tepemde salınıyordu. Sabah ritüelini aradan çıkarıp, çalışma masama yöneldim ki, zilin sesiyle irkildim. Henüz Alfred (harika gözleri olan karga) bile uğramamıştı. Gelen postacıydı. Sabahın yedibuçuğunda kapı ancak ve ancak borç için çalabilirdi diye düşündüm. Öyleydi. Gerekli noktaları damgaladıktan sonra içeri döndüm. Evde bu saatte bulunuyor olmam şans eseriydi. Kredi takibi böyle birşey heralde diye geçirdim içimden. Hangi saat diliminde ve nerde olduğumu hiç sekmeksizin biliyorlardı.. Rahat bir nefes alıp, keyifle oturmama izin yoktu. Bu lüks ancak ormanın derinliklerinde bir göl kıyısında mümkün görünüyordu...
O kadar çok dünyevi işlerle, kimin ne yaptığı ile meşkul ki zihnimiz… Kendimizin farkına varamıyoruz. “Kendi hayatım” dediğin şeyin tam olarak ne olduğunu hiç düşündün mü? Modern zamanların hayat felsefesi; aynayı hep başka yöne çevirmemizle, suretimizden ışık hızıyla uzaklaşmamızla ilintili. Hiç durmuyoruz. Çok işimiz var. Hiç zaman yok! Haftada yedi gün olması yetmiyor. Altı gün çalış, bir gün haftalık izin. Yaşadığın, barındığın ortamı steril hale getir! Bilgisayar oyunundaki karakter gibiyiz. Görevlerimiz hiç bitmiyor. Bu telaş içinde “kim” olduğunu sormaya vaktin yok. Kimsin sen? Yaşadığımız şehre, çalışma ortamına, çevrendeki insanlara alışmaya çalışıyorsun. Sürekli ve hızla değişen dünya düzenine ayak uydurmaya çalışıyoruz. Ki uyduruyoruz da. Koşullara göre şekillenmeye o denli alışmışız ki, o çarkın bir parçası olmaktan, dışında bir “benliğimiz” kalmıyor. Kim olduğumuzu bilmeden yaşayıp gidiyoruz… *11 Aralık 2018

Yorumlar
Yorum Gönder